Türk insanının algılama tarzı nedir; bir başka deyişle Türk düşünce coğrafyasını nasıl tanımlamak lazım ?

Böyle bir konuda, genelleme yapmanın taşıdığı riskler ortada; ama ben yine de, doğru sorulardan yola çıkarak, Türk insanının düşünce ve davranış modlarına yönelik bazı ipuçları bulunabileceğini düşünüyorum.

Peki bu bağlamda, Prof. Nisbett’in, iki farklı uç olarak tanımladığı, bir tarafta kökü Yunan felsefesine giden, atomistik, ve nesnelere bağlı kategorilerle düşünen Batı, diğer tarafta, her şeyi kökü Konfüçyüs gibi kadim Asya felsefelerine giden, şeyleri, birbirleri ile olan ilişkileri bağlamında kendi özgün konumlarında düşünen Doğu arasında, biz Türkler nerede duruyoruz ?

Sanırım daha çok Doğu’da… 80 yılı aşkın Cumhuriyet tarihimiz boyunca, belki de en büyük yatırımımız eğitim olmasına rağmen böyle; Türk toplumu ağırlıklı olarak bu eğitimden alması gerektiği varsayılan formel mantık üzerine kurulu kategoriler ile düşünmüyor; düşünemiyor. Onun yerine, tıpkı diğer Doğulular gibi, şeyleri birbirleri ile bağlantıları içinde algılamaya ve öyle tarif etmeye daha yatkın.

Sıkça söylenilen bir söz vardır; “Türk halkı gözü ile düşünür şeklinde”… Bunun tipik göstergesidir. Türk toplumu somuttur, somut düşünür…

Bunun bir adım ötesinde ise, kategorik “ya o ya bu” Batılı yaklaşımının karşısında, toplumsal hayatımıza egemen olduğunu her adımda görebileceğimiz “hem o hem o” yaklaşımı vardır. Bu yüzden sabahtan Şinto tapınağına gidip, öğleden sonra Katolik Kilise’sinde evlenen Japonlar gibi, bir çok Türk de öğlen Cuma namazına gidip, akşam Reina’da eğlenmekte bir beis görmez. Bu yüzden muhafazakarlarımız “İnşallah”ı, çağdaşlarımız ise “bir bakalım” ı sık sık kullanır…

Bu “hem o hem o” yaklaşımının bir başka önemli göstergesi ise, Türklerin özünde “hayır” diyemeyen insanlar olmalarıdır. Radikal Gazetesi’nde Moskova’dan köşe yazıları yazan Suat Taşdemir bunu bir Rus Ekonomi dergisinden şöyle aktarıyor: “Örneğin Türkleri ele alalım: Diyelim ki bir mağazaya gittiniz, eğer aradığınız ürün yoksa, satıcı sizi o modelin az önce bittiğine inandırmaya çalışır. Tam da o modeli dün fabrikasına sipariş verdiğini, çok yakında malın geleceğini anlatır. Belki de o ürünü hiç satmamıştır! Bunun sebebi basit: Çünkü Türkler ‘Hayır’ ya da ‘Yok’ demesini bilmez!”

Ama bu “evet” dediği anlamına da gelmez; daha çok ileriye dönük “fırsatçı” bir açılımdır. Bunun nedeni kanımca bizlerin özünde Batılı manada “özgür birey”ler değil, “grup bağımlı bireyler” olmamızdır. Kısaca, parçanın bütüne tabii olduğu düşünce dünyamızın karşı tarafında ilişkilerimizin ve davranışlarımızın özgün Doğulu bağlamı vardır.

Bunun en açık görülebildiği yerlerden biri şirket toplantılarıdır: Diyelim astlarla üstlerin bir arada bulunduğu böyle bir toplantıda, bir ast, grup içerisinde oluşan fikir birliğine karşı sürekli argümanlar getiriyor.O kişinin üstünün dolaylı uyarılarına karşı bu tavrını sürdürmesi halinde söylenecek söz bellidir: “Haddini aşıyorsun… “

Bu had konusunun temelini ünlü tarihçi Stanford Shaw “ Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye” adlı kitabında tarif etmiştir. Shaw, Osmanlı toplumunda kişisel ilişkiler ve davranışların temellerini birisi “had” diğeri “intisap” olmak üzere iki temel kavrama bağlıyor, kişiler ancak “had”leri ile sınırlı olmak üzere özgürdürler diyor. İntisap ise kişinin ast – üst, zayıf – güçlü olarak karşılıklı bağımlılığını tarif ediyor.

Bugün kanımca bu temel hala güçlü bir biçimde geçerlidir. Nereden mi biliyorum ? Böyle olmasaydı toplam tirajı 3 milyonu biraz geçebilen bir basın, kamuoyu oluşturmada 70 milyonluk bir ülkede bu kadar etkin olamazdı. İtibar odaklı iş networkleri bu kadar baskın olamazdı. Gazetelerin ekonomi sayfaları bu kadar çok PR odaklı haberle dolmazdı. Siyasi partilerimiz bu kadar lider odaklı olmazdı…
Kaynak:
http://kuzguncuk.blogspot.com/search/label/ileti%C5%9Fim